KARAYÜN WEB SİTESİ
  KÖYÜMÜZ VE ÇEVRESİNDEKİ ESKİ GELENEKLER
 

1-Ekin Selavatlama



     Divriği ilçesinde ekine başlamadan önce ve ekin sonrasında bir takım geleneksel törenler yapılır. Sivas’ın diğer ilçelerinde bu törenlere pek rastlanmaz.

     Ekin biçmeye başlamadan önce yapılan törenlere “Ziyarete Gitme”, ekin biçiminin son günü yapılan törenlere “Ekin Selavatlama Tükencelik,Kurtulmaç” gibi adlarverilir.

     Divriği köylerinde hasat mevsimi haziran ortalarında başlayıp, temmuz sonuna kadar devam eder.

     Köylüler hasada başlamadan önce ve genellikle haziran ayı içerisinde topluca ziyarete/adak yerine giderler. Bazı yerlerde bu ziyaret mayıs ayı içinde olur. Ziyarete gitme yüzlerce yıllık bir alışkanlık, dini bir görev ve Orta Asya’dan getirilen bir gelenektir; bir Türk töresidir.

     Ziyaret adı verilen yer; bazen bir Anadolu ermişinin türbesi, bazen kutsal bilinen bir ulu ağaç, bazen bir su gözesi, bazen karlı bir dağ tepesidir. Köylüler sabahın erken saatlerinde hep birlikte ziyaret yerine giderler; kurban keserler, topluca yemek yiyip, topluca dua ederler ve akşam üzeri evlerine dönerler.

     Ziyaretten birkaç gün sonra mahsulün hasadına başlanır. İlkönce fiğ, küşne, mercimek, nohut gibi tarla bitkileri hasat edilir; daha sonra arpa ve buğdayın hasadına geçilir. Ekin Selavatlama adını verdiğimiz tören de buğday deriminin son günü yapılır.

     Divriği köylerinde ekin, daha çok orakla veya tırpanla biçilir. Elle toplandığı da olur. Biçer-döğer düz ve geniş arazilerde kullanılır. Divriği köylerinde arazi susuz ve engebeli olduğu için arpa ve buğday sulak olmayan araziye ekilir. Bu yüzden bütün iş orakçılara düşer.

     Ekin biçme işi ya imece usulüyle, ya ev halkı tarafından, ya da ırgat tutularak yapılır.

     Ekinini daha önce bitirenler toplanıp her gün bir komşuya yardıma giderler. O gün kime gidileceğini akşamdan kararlaştırırlar. Ertesi günü ırgatlar sabahın erken saatlerinde köy meydanında toplanırlar. Bu ırgatları daha çok delikanlılar ve köy kızları teşkil eder.

     Tarlaya önce giden Besmele çekerek ekini biçmeye başlar. Daha sonra gidenler “Bereketli olsun, hayırlı olsun, kolay gelsin...” diyerek ekin biçmeye başlarlar.

     Ekin, belli bölümler ve aralıklar halinde biçilir. Ekinin bu bölümlerine hon denir.Honun belli bir büyüklüğü yoktur. Honun genişliği de ırgatın becerisine göre değişir. Bir honluk yerden, bir arabanın taşıyacağı kadar yığın çıkar.

     Irgat sayısı da köyün nüfusuna, biçilecek tarlanın genişliğine ve tarla sahibinin saygınlığına göre değişir.

     Kadınlar ve çocuklar da tarlada çalışan ırgatlara yardımcı olurlar.

     Her köyün en iyi orakçısı ve tırpancısı bellidir. Bu yüzden en iyi orakçı veya tırpancı honcu başı olur. Diğerleri de yeteneklerine göre honcu başının arkasına sıralanırlar. Ekin biçmeyi yeni öğrenen en arkada yer alır. Bunlara “Pöçükçü” denir.

     Hon yerini honcu başı açar, diğer ırgatlar da açılan bu izden ekin biçmeye devam ederler.

     Birinci hon biçildikten sonra ikincisi ve diğer honlara geçilir. Eğer ekin orakla biçiliyorsa, bir derimlik buğday destesine “Purnat” denir. Purnatlar birleşerek büyük desteler ve destelerden de yığınlar meydana gelir. Tırpanla biçilip yatan ekinlere “Zoğ” denir. Tarla verimli ve saman bol olursa tırpanla biçilir; bir tırpancının ünü çektiği hon ile ilgilidir. En geniş honda çalışan tırpancı ovada tercih edilen tırpancı olur. Tarla verimsiz ve saman yetersiz olursa orakla biçilir. Oraksız olarak elle yolma işine de “Kavrama” denir.

     Irgatlar bazen gündelikçi, bazen götürü olarak ekinleri biçerler. Ekin biçme işi en az bir hafta sürer.



     Ekin türküleri: Tarladaki ırgatları gayrete getirip coşturmak için honcu başı, sesi güzel olan kızlara ve delikanlılara türkü söyletir. Karşılıklı olarak söyletilen bu türkülere “Çifte” denir. Zengin bir folklor malzemesi olan bu türküler ayrı bir tebliğ konusu olduğundan birkaç örnekle yetineceğim.

          Birinci türkü:

          Ağarmış arpası, fiği kurumuş

          Benim yarim dere dere yorulmuş

          Ağyar, benim gönlüm sana vurulmuş

          Gel otur yanıma, yar nolur nolur...



          Akşam olup gölge köye dönünce

          Saçının ucuna belik örünce

          Ekin bitip ırgat köye dönünce

          Biraz da dertleşe, yar nolur nolur.



          Su yolunda ben o yare kavuştum

          Yar aşağı, ben yukarı savuştum

          Kaç gündür küsülüyüm o yarinen

          Öptüm yanağından, gene barıştım.



          İkinci türkü:

          Aşağı mahallenin dilber sunası

          Kalk yolun üstünden ben geçeceğim

          Olanca malımı koydum uğruna

          Ölünceye kadar sarf edeceğim.



          Karşıdan karşıya hay nenni nenni

          Küçükten sevdiğim yar nenni nenni.



          Çınar ağacına dayanmayasın

          Yarim vardır deyi güvenmeyesin

          Eloğlu değil mi güzeller dostu

          Şirin dillerine inanmayasın.



          Karşıdan karşıya hay nenni nenni

          Küçükten sevdiğim yar nenni nenni.



     Deste kaldırma: İlk tarlada ve ilk honda tutulan ırgatlardan en seri deste yapanı, oldukça büyük bir deste yapıp, tarla sahibinin önünde havaya kaldırır, bahşişini ister.

     Ekinlerin biçildiği sırada, tarlanın kenarından geçen itibarlı bir kimse için deste kaldırılır. Deste kaldırma honcu başına ait bir görevdir. Honcu başı deste kaldırarak misafirinin yanına gelir:

          -Hoş geldin ağa...İşte desten, der. O da:

          -Cümleten kolay gelsin ağalar... Hayırlı uğurlu olsun, Hızır bereketi olsun, der.

     Irgatların gönlünü alır. Honcu başına bir miktar para verdiği gibi; kavun karpuz, tütün... gibi şeyler de getirir. Bu hazırlıkları daha önceden yapar... Töreyi bildiği için hazırlıklı olarak tarlanın yanından geçer.

     Ekin selavatlama: Artık işin sonuna gelinmiştir. Tarla sahibine ait bütün ekinler biçilip bitirilince tarlada bir yorgan genişliğinde biçilmemiş bir yer bırakılır. Bir gün önceden de tarla sahibine ekini bitireceklerini haber verirler. “Yarın ekinin son günü, ona göre hazırlığını yap” derler.

     Tarla sahibi ertesi günü öğleye doğru ev halkını da yanına alarak tarlaya gelir. Beraberinde et haşlaması, bulgur pilavı, katıklı(ayranlı/yoğurtlu) çorba, helva...gibi yemekleri de getirir. Çamşıhı yöresinde rakı da getirilir.

     Irgatlar sevinç içinde, biçmeyip öylece bıraktıkları bir yorgan genişliğindeki ekinin yanına giderler. Ekini ortada bırakacak şekilde halka olurlar. Diz çökerek otururlar ve honcu başının işareti ile ekinleri acele acele yolmaya başlarlar.

          -Tarla titriyor, çabuk bitirin, acele edin, derler. Tarlanın titrediğine inanırlar.

          Adem Ata(Peygamber) ile oğulları Habil ve Kabil’in yolduğu gibi yolarlar.

     Her ırgat bir purnatlık ekin yolar ve ayağa kalkar. Diğerleri de bir purnatlık ekin yolduktan sonra ayağa kalkarlar. Birkaç tutamlık ekin yolunmadan tarlada öylece bırakılır. Bu tarlanın bereketidir; kurdun kuşun hakkıdır.

     Irgatlar yoldukları ekin saplarını başları üzerinde dolaştırırlar. Bu sırada honcu başı yüksek sesle selavat dörtlüklerini söylemeye başlar. Her selavat dörtlüğünden sonra orada bulunanlar hep bir ağızdan “Allah Allah!...” diyerek bağırırlar. Son dörtlükten sonra ellerindeki desteleri/purnatları başlarında gezdirip “Allah Allah!...” diyerek havaya atarlar. Bir kısmını da yığınların üzerine _bereket olsun diye- saçarlar.

     Honcu başı bu merasimden sonra kısa bir dua yapar:

          -Yarabbi bizi bu eziyetten kurtardığın için şükürler olsun....(Tarla sahibine dönerek)                Allah yenisini nasip etsin, bereketli olsun, ağız tadıyla yiyiniz, der.

     Herkese oraklarını tarla sahibinin önüne bırakır bahşiş ister. Fakat genelde bahşiş ırgatların en küçüğüne, en sevimlisine verilir. Ayrıca hali vakti yerinde olmayan bazı ırgatlara da bahşiş verilir.

     Tarla sahibi de ırgatlara dönerek:

          -Allah, hepinizden razı olsun. Ekinimi yağmur yaşa bırakmadan bitirdiniz. Güneşin                alnında çalıştınız Şimdi paralarınızı vereceğim; güle güle harcayınız. Ağrıyıp incineniniz           bizi bağışlasın, der.

     Irgatların paraları bu sırada verilir.

     Tarla sahibinin hazırlayıp getirmiş olduğu yemekler hep birlikte yenir. Irgatlar yorgunluk-larını unutur; yemekten sonra herkes razı ve hoşnutlukla tarladan ayrılır.

     Selavat dörtlükleri:Benim Divriği köylerinde tespit ettiğim selavat dörtlükleri şunlardır:

          Adem Baba ekti ekini

          Cebrail kesti kökünü

          Peygamberler bunun vekili

          Verelim Muhammet’e selavat




          Güzün ekerler ekini,

          Yazın sökerler kökünü

          Peygamberler bunun vekili

          Verelim Muhammet’e selavat...

          Sallalahu Muhammet.....



          Kimler ekti, kimler biçti?!...

          Habil ekti, Kabil biçti

          Cennetin kapısın comartlar(cömertler) açtı

          Comartlar urufuna(ruhuna) verelim salavat

          Sallalahu Muhammet.....



          Habil ekti, Kabil biçti

          Çütçü Musa çütün koştu

          Evlek alıp, tohum saçtı

          Verelim Muhammet’e selavat...

          Sallalahu Muhammet.....



          Eken biçer, konan göçer

          Cennetin kapısın comartlar açar

          Comartlar cemaline verelim selavat

          Verelim Muhammet’e selavat...

          Sallalahu Muhammet.....



          Gara gazanın gaynaması

          Göllük(yuvarlak) çömçenin oynaması

          Bu da ekinin sonlaması

          Verelim Muhammet’e selavat...

          Sallalahu Muhammet.....



          Er erliğiyle

          Pir pirliğiyle

          Düşman körlüğüyle

          Verelim Muhammet’e selavat

          Sallalahu Muhammet.....



          Pirime rahmet

          Reçbere kuvvet

          Tarlaya bereket

          Sallalahu Muhammet

          Allah...Allah..Hüüü!....



     b. Şarkışla yöresi:

     Şarkışla’nın Yüreğil köyünde bun benzer kısa bir tören yapılmakta ve aşağıdaki dörtlük söylenmektedir.

          Akşama hürmet

          Ustamıza rahmet

          Peygamber canına selavat

          Sallalahu Muhammet.....



     c. Kangal yöresi:

     Kangal’da ekinler biçildikten, hasat alındıktan sonra halk toplanır. Büyükler şunları söyler:

          Ekenler eker,

          Biçenler biçer

          Cennetin kapısını

          Cömertler açar.

          Getirelim selavat

          Diyelim Allah Allah!...

     Alınan ürünün hayırlı olması dileğiyle halk dağılır.



     d. Tarla selavatlama:

     Tarla selavatlama genellikle Kangal ve yöresinde, biçilen tarlanın bitimine yakın yapılan geleneksel bir törendir.

     Tarla selavatlama töreni, her biçilen tarla için ayrı ayrı yapılan bir törendir. Ekip biçeceği tarlası az olan insanlar, kendileri işlerini yaparlar. Ekip biçeceği tarlası fazla olup maddi durumları iyi olan insanlar ırgat çalıştırırlar. Irgatlar para karşılığında ya da biçtikleri üründen bir miktar alarak çalışan insanlardır.

     Bir tarlada birkaç ırgat aynı anda çalışıyorsa, içlerinden biri honcubaşı olur. Hon, ırgatın biçmeye başladıktan sonra duruncaya kadar ekin içinde açtığı çizgi halindeki biçilmiş yere denir. Honcubaşı, ırgatlara çalışma anında da yön verir.

     Tarlanın biçilmesi anında, biçme işinin sonunda küçük bir kısım kesilmez, bırakılır. Bırakılan kısım selavatlama yapılarak biçilir. Selavatlamayı tarla sahibi tarlada ise kendisi, yoksa honcubaşı denilen ırgat yapar. Selavatlama anında şu sözler söylenerek son kısım da biçilir.

          Aşağıdan gelir kırat

          Yalısı kat kat

          Verelim Peygambere selavat

          Sallallahu ala Muhammet.



          Ekenler eker, biçenler biçer

          Cennetin kapısını cömertler açar

          Cömertler aşkına dişelim Allah Allah!...

          Peygambere selavat

          Sallallahu ala Muhammet.



          Er aşkına, pir aşkına

          Kabedeki nur aşkına

          Orada onun aşkına

          Burada bunun aşkına

          Diyelim Allah aşkına

          Peygambere selavat

          Sallallahu ala Muhammet.



     Sözleri söylenerek son kısım da biçilir. Bu sözler söylenerek tarlanın ve ürünün  bereke- tinin artırıldığına ve Allah’a şükür edildiğine inanılır.

     Honcubaşı ya da ırgatlardan biri işin bitiminden hemen sonra tarla sahibinin önüne bir orak atar. Tarla sahibi de ırgatlara çalışma ücretleri haricinde bir hediye verir. Hediye genelde bir oğlak(keçi yavrusu) ya da kuzu olur .



     e. Selavatlama(Malatya/Kuluncak/Darılı (2001)

     Olcay Aslan, Antropoloji Bölümü.

     Ekin Selavatlama:

     Ekin biçenler, ellerine “parmakça” diye tahtadan yapılmış, kendilerini tarladaki dikenler- den, keskin taşlardan korumak için parmaklarına taktıkları ellik’tir. Herkes kendi işinde çalışır- lar. İşçi tutmazlar. İşi biten köylüler birbirlerine yardım ederler; bunu para veya hediye karşı- lığı yapmazlar. Ayrıca tarlayı kurtarma yani işi bitirme’nin sevinciyle Selavat getirirler/dua ederler. Bu çok coşkulu olur; hep bir ağızdan kadınlı erkekli söylenen ilahi gibi bir duadır.



          Salavat

          Yazın ekerler ekini

          Güzün sökerler kökünü

          Pirim peygamber vekili

          Allah Allah İllallah

          Verelim Peygambere selavat



          Habil ekti Kabil biçti

          Adem Ata tohum saçtı

          Cennetin kapısını comartlar açtı

          Allah Allah İllallah

          Verelim Peygambere selavat



          Erim erliğine

          Hakkın birliğine

          Gaziler kuvvatına

          Padişah dövletine

          Allah Allah İllallah

          Verelim Peygambere selavat



          Gökten inen ayet

          Kanatları kat kat

          Kim Allah’ı severse

          Verelim Peygambere selavat

          Allah Allah İllallah



          Hacca giden hac için

          Hacı Bektaş tac için

          Düşmana bir ad için

          Allah Allah İllallah

          Peygambere selavat



     Ekin sonu: Divriği

     Sivas’ın Divriği kasabası köylerinde ekin biçme işinin bitiminden bir gün önce mal/tarla sahibine haber gönderilir. Tarla sahibi güzel yemekler hazırlar. İşin bitmesine pek az kala maniler, türküler söyleyen işçiler/ırgatlar hep beraber:

          Güzün ekerler ekini

          Yazın keserler kökünü

          Tanrım bunun sebebi

          Verelim Muhammed’e selavat

     Dörtlüğünü söylerken iş biter. Herkes son başak demetini başında döndürerek havaya atar. Bunlar gelecek yılın bereketini teşkil eder.

 

2-SAYA GEZME/SAYA KOYMA
KIŞ YARISI/DAVARIN YÜZÜ/YÜZ KÖMBESİ
SAYA ÇEKİMİ/SAYA YEME
KOYUNUN YÜZÜ/KELENTOS KUTLAMASI



      Gebe koyunların karnındaki yavru yüz günlük olunca çobanların yapmış olduğu törene “ saya” denir. Ayrıca Sivas yöresinde saya, “ ağıl ” anlamına da gelmektedir.

      Sivas köylerinde koç katımından yüz gün sonra yani 25-26 Şubat günü saya günüdür. Çevre halkının inanışına göre bu günler kuzunun ana karnında tüylendiği günlerdir. Bugün, saya geleneği ile anılır ve kutlanır. Bölgelere göre değişik biçimlerde yapılan kutlama törenlerinin en renklisi Yıldızeli köylerinde –özellikle Kavak köyünde- yapılır.

      Törene katılan gençlerle çobanlar ev ev dolaşarak koyunun elli gün sonra yavrulayacağını müjdeler ve hediyeler alırlar. Gezilen evlerde taze gelin varsa gelinler, gezenlere çorap, mendil, eldiven gibi hediyeler verirler. Saya gezenler şölene daha çok neşe katabilmek için çeşitli eğlenceler tertip ederler.

      Saya gezen çoban köyün her odasına ve evine varıldığında aşağıdaki manzumeyi ya tamamen veya parça parça okuyarak hediyeler ister.

            Selam verdim selvi gelin

            Dohurcunla donlu gelin

            Selam verdim aldın mı

            Sayacı geldi duydun mu

            Sağlak koçu saydın mı

            Sağlak koçun anası

            Sağına yattı yozladı

            Soluna yattı kuzladı

            Sağlak koçun anası

            Düüü...deyince meledi

            Çarpa çarpa yaladı

            Ütmeğinde ağı var

            Yüreğinde yağı var

            Daha dersen daha var

            Anam karakaş koyun

            Karlı dağdan aş koyun

            Ay karanlık gecede

            Çobana yoldaş koyun

            Hey anam kürdi koyun

            Otlağa durdu koyun

            Ayağı yeri döğer

            Görmüştür kurdu koyun

            Hey anam gelin koyun

            Ak baldır yelim koyun

            Ak bilekli gelinler

            Gürül gürül sağarlar

            Gümbür gümbür yayarlar

            Hey anam gökçe koyun

            Salınır gelir koyun

            Salınarak gelince

            Sarmaşık otu bitince

            Toklu göğe doyunca

            Koca karı kaymak yeyince

            Şu oğluma, şu kızıma deyince...



            Ak bilekli hatunlar

            Yalayarak döşürürler

            Bulayarak pişirirler

            Ak kaymağı dostuna

            Çökeliği çobana verir

            Hey biz iken biz iken

            Ebem karı kız iken

            Yedi yaşıma yettim

            Yedi yüz koyun güttüm

            Avı yetmiş tazınıza

            Boyu yetmiş kızınıza

            Aşar verdim alana

            Çıktı giti belene

            Belendedir obası

            Obası yaylası kutlu olsun

            Helesi hülesi

            Kırklık polat parası

            Acımızdan gezmiyoruz

            Bu koyunun töresi

            Hey ne kaldı ne kaldı

            Sayaya elli gün kaldı

            Yirmi beşi yaz

            Yirmi beşi kış

            Eheeee....deyin uşaklar.

      Saya gezenler son söz üzerine topluca “Eheeee!....” diye bağırırlar. Bu uzun deyiş her kapıda tekrarlanır; ancak çok çabuk söylenir.

      Bedirli-Kayadibi bucağı köylerinde bunlara ilave olarak aşağıdaki sözler söylenir:

            Hey kayadan kayadan

            Yılan aktı kayadan

            Bir kaşıkcık yağ verin

            Adet vardır sayadan

            Koyunun yüzü geldi

            Gün çaldı buzu geldi

            Çobana taze keçe

            Ağaya kuzu geldi

            Yer altından gidelim

            Yedi deve güdelim

            Verin ahbaplar bahşişi

            Evimize gidelim...



      Saya Gezme:

      Mart ayının birinci günü köyde askerlik çağına gelen gençler deve yaparlar. Devenin başı ve boyun kısmı süpürgeden yapılır. Süpürgenin üzerine zil, çan, kelek takılmış keçi derisi örtülür. Devenin vücudu ise 2- 3 m. merdivenden yapılır. Merdivenin üzerine yastık konur. Yastığın üzerine süslü kilim örtülür. Devenin üzerinde beşik, sofra gibi eşyalar bulunur.

      Merdivenin altına 5 kişi girer. Öndeki devenin başını oynatır. Arkadaki dört kişi de deve gibi yürümeye çalışır. Bir kişi deveyi çeker. Bir kişi de devenin önünde türkü söyler ve oynar. Devenin yanında bir de köpek olur. Köpek, devenin koruyucusudur. Böylece kapı kapı maniler söyleyerek köyü gezerler ve bahşiş toplarlar. Akşam olunca dört delikanlı çıkar ev ev gezerek süt, yumurta, yağ, un...toplarlar. Bunların belli bir odaları olur. Burada topladıklarından helva, gilik/çörek ve yemek yaparlar. Topladıkları bahşişlerden ise kuru yemiş, sigara alırlar. Hep beraber yerler.

      Saya törenlerinde deve bir göçü anlatır.

      SAYA GEZME:

      Saya gezme şubat ayının ikinci ve üçüncü haftasında yapılır. Bu, koç katımından yüz gün sonra; koyun ve keçilerin kuzulamasına elli gün kaladır.

      Saya gezme adeti hemen hemen her köyde uygulanır. Ancak eski kurallara göre en iyi uygulanan bölge Tozanlı deresidir. Asarcık köyünde saya günü on delikanlı rol bölümü yapar. Bir iki kişi kadın kılığına girer, bir kişi de koyun postuna bürünür. Bu hazırlıklardan sonra gençler ev ev dolaşmaya başlarlar. Bu dolaşma sırasında değişik maniler okurlar.

      Saya gezmenin amacı ise, o yıl sütlerin bol ve koyunların rahat kuzulaması içindir.

      SAYA KOYMA

      Koç ve teke katımından yüz gün sonra evlerden yağ, bulgur ve un toplayarak pilav ve ekmek pişirip bütün köylüye dağıtırlar. Bu, “Kuzunun tüyleri bitti, vücuduna can geldi, elli gün sonra döl düşecek” demektir. O gün davul zurna çalınıp türlü maskaralıklar çıkararak eğlenirler. Buna “saya koyma” denir. Sayadan sonra ekşi hamur, yün tarağı, ateş, sac, yoğurt, davar kırklığı gibi şeyleri kimse kimseye vermez. Şayet verecek olurlarsa ya davarlarının öleceğine veyahut kuzularının atacağına/düşük yapacağına kuvvetle itikat etmişlerdir/inanmışlardır.


      KIŞ YARISI/DAVARIN YÜZÜ

      Dört şubat günü kış yarısıdır. O gün koç katılalı tam yüz gün olmuştur. Bu nedenle köylüler “Yüzü yetti, tüyü bitti” derler. Bu günü kutlamak için köy delikanlıları bir hafta önceden hazırlığa başlarlar. Kendi aralarında daha evvelki yıllarda olduğu gibi iş bölümü yaparlar. Bir gelin, bir ihtiyar -sakallı, kambur-, iki arap, deve yapmak için aynı boyda iki delikanlı ve ikisinin arasında uzun boylu üçüncü delikanlı...ve bunları çeken kısa boylu bir deveci... Bunların hepsi erkek ve özellikle delikanlılardan oluşur.

      Gelin, ihtiyar adamın karısıdır. Delikanlılar her girdiği evde gelini kaçırmak isterler. İhtiyar da “ Karımı kaçırıyorlar!” diye feryadı basar. Ellerindeki kamçı ve zincirlerle delikanlılara saldırır. Delikanlılar bu arada hayli dayak yer. Gelin, girdiği evlerde büyüklerin ellerine uzanır. Öperken önceden hazırladığı iğneyi yavaşça batırır. Canı yanan yerinden sıçrar. Bu durum kahkahalara ve gülüşmeye yol açar.

      Deve şöyle hazırlanır: Dört basamaklı bir merdivenin birinci ve üçüncü aralıklarına aynı boyda iki adam, bunların ortasına da uzun bir adam yerleştirilir. İki baştaki devenin arkasını ve başını, ortadaki de hörgücünü oluşturur. Üzerleri bir battaniye veya kilimle kapatılır. Ayaklar devenin ayaklarıdır. Uygun bir baş ve arka yapılır. Kısacası tam bir deve modeli meydana getirilir. Başına püsküller, çıngıraklar takılır. Deveci yularından tutup türlü yöne çevirir. Çocuklar bunu görünce kimisi korkar, kimisi gülerek kaçışırlar.

      Hazırlıklar tamamen bitince evden çıkılır. Önceden planlandığı üzere davul zurna eşliğinde ziyarete başlanır. Ama bütün kapılar kapatılmıştır. Açtırmak için hayli zahmet çekilir. Çeşitli konuşmalar, güldürücü hareketlerle girdikleri yerler neşelendirilir. Bu eğlence geç vakitlere kadar devam eder.

      İçinde insan olup da uğranmadık ev veya kulübe bırakılmaz. Ayrılırken yağ ve bulgur toplamak ihmal edilmez. Onlarla ertesi sabah, yani şubatın beşinci günü kazan kazan pilav pişirilir. Bütün köylüler o pilavdan yerler. Hatta hastalara da pay gönderilir.

      Bu şenlikten sonra bazı yasaklamalar başlar: 22 Mart akşamına kadar kimseye yağ tavası, yün tarağı, hamur mayası, tuz, ateş gibi bir çok şeyler verilmez. Yani evden dışarıya çıkarılmaz. Çıkarsa ne mi olur? Davarlar döllerini atar/düşük yapar.

      Bugün(1979), bu güzel eğlence de artık unutulmaya yüz tuttu; yapılmaz oldu.

      SAYA GEZME

      Bu geleneğimiz kışın tam ortasında köyün gençleri tarafından yapılır. Köyün gençleri ellerine tencere, tava, tabak, kaşık alarak saya gezmeye çıkarlar. Köyde bütün evleri dolaşırlar. Her kapının önüne geldiklerinde:

            Saya geldi sallandı

            Uykularınız ballandı

            ....

diyerek ev halkından toplamış oldukları bulgur, tereyağ, para...gibi hediyeler alarak önceden kararlaştırdıkları yerde toplanırlar. Bir araya geldikten sonra toplamış oldukları malzemelerin çok az bir kısmı ile kendilerine yemek hazırlarlar. Hazırlamış oldukları yemeği yedikten sonra kalan malzemeleri köyün çobanına ve köydeki fakir kimselere hediye ederler.

      Saya Gezme : Şubat’ın 12’si geldiğinde koyunların karnında kuzular oynamaya başlar. Kuzular canlandı diye köyde saya gezilir..)



      SAYA /Sivas Çerdiğin

      Buna davarın yüzünü görmek de denir. Her yıl koyunların kuzulamalarına elli gün kala yani Şubat ayının 21-28’i arasında yapılır. Amaç , koyunların rahat kuzulamalarını, sütlerinin bol ve bereketli olmasını dilemektir.

      Belirli gün gelince köy delikanlıları saya gezmek için toplanırlar. İçlerinden birini kahya seçerler. Onun görevi bütün işleri organize etmektir. Diğerleri de tip ve yeteneklerine göre görev alırlar. Arap, Dede, Tilki, Gelin ve Deve olurlar. Kıyafetler aşağıdaki şekilde düzenlenir.

      Arap : Hem güçlü, hem de çeviktir. Sırtına eski bir ceket giydirilir. Kol ağızları geriye doğru katlanır. Eline, yüzüne, kol ve bacaklarına baca kurumu sürülüp siyahlandırılır. Kol ve bacak bileklerine koyunların boğazına bağlanan kelek yahut çan takılır. Eline kayış ve sopa verilir.

      Dede: Beyaz yünden bir sakal takılır. Sırtına maşlak(aba), giydirilir. Beli, kemer veya iple sıkıca bağlanır. Maşlak hayli geniş olduğu için sırt ve göğüs kısmı otla doldurulup kamburlaştırılır. Teninin görülen yerleri unla beyazlaştırılır. Bunun da eline bir sopa(değnek) verilir. Tanınmaması için daha ne gerekirse yapılır.

      Gelin: Ayağı oyuna yatkın, ince ve uzun boylu olanlardan birine kadın elbisesi giydirilir. Yüzü kapalıdır. Açık olmasında da bir sakınca yoktur.

      Tilki: Gençlerin en kurnaz ve sinsi olanı seçilir. Sırtına bir post’koyun, keçi derisi) giydirilir. Kulak ve kuyruk takılıp, yüzüne biraz un sürülür.

      Deve: Kuvvetli iki genç, 1.5- 02 m. boyundaki bir merdiveni her iki ucundan tutup omuzlarına alırlar. Ortasına devenin hörgücü olacak şekilde bir sepet yerleştirilir. Sepetin üstünden yere kadar, ince dokunmuş bir çul/cecim veya kilim atılır. Sopanın ucuna bağlanmış bir kafası öndekinin eline verilir. Devenin boynuna bir kelek takılması da ihmal edilmez.

      Hazırlık bitince dede devenin üstüne biner. Yürüyüş sırası şöyledir: Önde mehter(davul-zurna), yanında veya geride köy çocukları ile meraklılar... Beraberce çala çağıra köyün tüm evleri gezilir. Her kapının önünde durulur. İlk söz kahyanındır. Kendine özgü bir makamla söylemeye başlar. Onu köy çocuklarının hep bir ağızdan söyledikleri “Alaheyyy...”ler takip eder.

            Hey, kayadan kayadan!

            Yılan aktı kayadan

            Açlığımızdan gelmedik

            Susuzluğumuzdan gelmedik

            Oyunumuz vardı sayadan

            Alaheyyy...diyelim arkadaşlar

            Alaheyyy!...

            Hey hu muydu, bu muydu?

            Ayran mıydı, su muydu?

            Elden ele geldiğimiz

            (.........) Ağa’nın evi bu muydu?

            Alaheyyy...diyelim arkadaşlar

            Alaheyyy!...

            Davarın yüzü yetti

            Kuzunun tüyü bitti

            Ne kaldı?...Ne kalmadı?

            Elli gün kaldı kalmadı

            Alaheyyy...diyelim arkadaşlar

            Alaheyyy!...

            Elli günden sonra

            Gümbür gümbür yayarlar

            Hoşur hoşur sağarlar

            Alaheyyy...diyelim arkadaşlar

            Alaheyyy!...

      Alaheyler devam ede dursun, dede ev sahibinden izin alıp içeri girer. Oradakilere şöyle hitap eder:Ey ahali!... Kasabadan kasabaya, köyden köye gezdirdiğimiz bir dünya güzelimiz var. Gelsin oynasın mı? Hepsi de “Gelsin” deyince, dede dünya güzelini çağırır. Adını söyleyerek takdim eder. Bundan sonra dönüp davul ve zurnaya emir verir. “Çal mühter/mehter!...” Mehter çalar Dede ve gelin karşılıklı oynamaya başlarlar. Ev büyükse içeride, küçükse kapının önünde oynanır. Herkesin bu alemle meşgul olduğu bir sırada Arap ansızın içeri girer. Nara atarak sopasını önüne gelene savurur. Bir sopa da dedeye yapıştırır. Dede yere düşer(ölür). Gelin dedenin üzerine kapanıp ağlamaya başlar. Olaya el koyan Kahya, seyircilerden bir kefen parası toplar. Fırsatı ganimet bilen tilki de tekneden birkaç ekmek aşırır. Oyun bu şekilde biter.

      Alay evi terk ederken bahşiş olmak üzere un, bulgur, yağ, tuz, yumurta...v.s. verilir. Gidilen her yerde aynı şekilde hareket edilir. Toplanan erzaklarla akşam yemeği pişirilip birlikte yenilir. Delikanlılar kendi aralarında oyun çıkarır, halay çeker, hikaye söyler ve geç vakte kadar eğlenirler.


      SAYA GEZME

      Gücüğün(Şubat’ın) 12’sinde saya yapılır. Koyunun karnında kuzunun canlandığı zaman yapılır.

      Sayacılar yedi kişidir. İki gelin, iki ahret adamı, bir ayı, iki defçi... Gelinler erkektir; fakat kadın elbisesi giyerler. Alaca(peşli), pullu gaftan giyerler, yüzlerine un sürerler. Ayının kafasına ve sırtına post sararlar.

      Köyün en baş evinden girilir ve oynayarak bahşiş toplanır. Bunlar yağ, un ve patatestir. Sonra ertesi gün Gücüğün 12’sinde toplanılır. Köydeki bütün gençler toplanır. Evin birinde yemek yenir.

      Merdiven üstüne beşik konulur, üstüne de kilim örtülür, çan ve kelek takılır, ses çıkarılır.

            Batağa taş atma o batar gider

            Gurbete kız verme o yiter gider

            Anayı babayı terk eder gider.


            Büyük evlerin sucusuydum

            Bir tek bir gardaşın bacısıydım

            Anam anam benim anam



            Anam kirmenini alsın eline

            Çıksın baksın gurbet yoluna

            Anam anam benim anam


            Hamamdan mı çıktın dolu bohçalı

            An aravatlı(?), boynu akçalı

            Anam anam benim anam....

            Hey sayadan sayadan

            Yılan aktı kayadan

            Vurdum birini öldürdüm

            Bana kanlı dediler...

            Getirin kanım içeyim

            Yedi kapı geçeyim

            Yedi kapı kilitli

            Zemzem suyum ılıdı,

            Kapıya gelen kim idi

            Emmim oğlu Musacık

            Kolu budu kısacık...

            Gibi deyişler söylenir.


      SAYA

      Bu da bir bahar şenliğidir. Döle 50 gün kala(Davarın kuzusu ana karnında canlandığı zaman) yapılır. Köy gençleri ve çobanları toplanıp sayı(saya) tertip edileceğini haber verirler.

      Bu eğlencede esas rol yedi kişidedir. Dördü deve, biri arap oğlu, biri arap kızı, biri de tilkidir.

      Deve yapılması için dört gencin üzerine çul, çuval sarılır. Boğazına bir de kelek takılır. Arap oğlu ve Arap kızının yüzleri boyanır. Tilki seçiminde titizlik gösterilir. Bunun hem ufak yapılı; hem de cin gibi kurnaz bir genç olması gerekir.

      Hep birlikte kapı kapı gezilir. Kelekler(ziller) çalınır Araplar oyunlarını oynarlar. Herkes oyuncularla meşgulken tilki de tilkiliğini gösterir ; kimseye göstermeden evin mutfağına dalar. Gözünün gördüğü yiyeceklerden birer miktar çalıp dışarı çıkar. Ama pek fazla zarar vermez. Üstelik ev sahibinden bir miktar bahşiş de koparır.

      Oyun faslı bitince sıra mani söylemeğe gelir.

            Hey hamudur hamudur

            Mehmet Ağa’nın evi bu mudur?

            Hey hayadan hayadan

            Yılan akar kayadan

            Acımızdan gelmedik

            Töremiz var sayadan.

            Hay..ne kaldı ne kaldı

            Şurda elli gün kaldı.

            Elli günden sonra

            Şakır şakır sağarlar,

            Gümbür gümbür yayarlar,

            Bir oğluma, bir kızıma diyerler.



            Sağına yattı yozladı

            Soluna yattı kuzladı

            Ala heyyy....deyin uşaklar; ala...hey!

            Hey bakının bakının

            Saya geldi sakının

            Kara koyun bokunu

            Kına diye yakının

            Ala heyyy....deyin uşaklar; ala...hey!



      YÜZ KÖMBESİ: Karaözü:

      Gemerek-Karaözü yöresinde Saya törenleri koç katımından yüz gün sonra yapılır. Bu merasimin adına “Yüz Kömbesi” denilir. Bunun anlamı davarların kuzulamasına elli gün kaldı demektir. O gün çoban ev ev dolanır; davarın yüzünün yettiğini haber verir. Herkes aynı günde yemek için iki sacın arasında Kömbe yapar. Çoluk çocuk hep bir olunur , ağanın evine gidilir. Kömbeler bir yere yığılır. Ağa zaten bir davar kesmiş, yemek yapmıştır. Hep birlikte oturulur yenilir. Daha sonra saz çalınıp oynanılır. Buna yüz kömbesi denilir. O günün akşamına denk getirilerek yapılır bu eğlence. Son zamanlarda(1977) bu gelenek Karaözü’de kaybolmuştur.



      SAYA ÇEKME : Yıldızeli Karakoç Köyü

      Sayanın yanaşmasıyla birlikte köydeki herkesi bir bayram havası sarar. Günler öncesinden saya çekilecek grupların oluşturulmaya başlamasıyla saya hazırlıkları da başlamış olur. Bu grupları herkes kendi emsalleri/yaşıtları arasında oluşturur. Köydeki yediden yetmişe kadın – erkek, büyük-küçük herkes bu gruplardan birine katılır.

      Sayadan bir gün önce gençler/erkekler kendi aralarında seçtikleri birkaç kişiye kadın elbisesi giydirerek köydeki bütün evleri kapı kapı dolaşıp yağ, yumurta, bulgur....gibi malzeme toplarlar Bu gezme sırasında aşağıdaki maniyi söylerler:

            Hey hayıya hayıya

            Yılan çıktı kayaya

            Acımızadan gelmedik

            Adet oldu sayaya

            Gidilen evden bir şeyler alındıktan sonra:

            Saya geldi sakının

            Dembül dümbül takının

            Davarların kıvını

            Kına diye yakının....

      Manisi söylenerek bütün köy dolaşılır. Toplanan bu yiyecekler, bir yerde toplanır. Ayrıca bu gezme sırasında köy gençleri, kadın elbisesi giydirilmiş gençlere laf atarak sataşırlar. Bunların yanındaki yaşlı kılığına giren dede, elinde tillesiyle(?) kızlara sataşan gençleri kovalar ve kızları korumaya çalışır. Köyü bu şekilde dolaşma işini sadece gençler yapar. Kızlar, kadınlar ve yaşlılar bu kapı kapı dolaşma işine katılmazlar.

      Saya çekimi: Sayadan bir önceki akşam her grup kararlaştırdıkları yerde toplanarak saya çekimi yaparlar. Saya çekiminde öncelikle sayanın nerede yeneceği kararlaştırılır. Evi sayacıları ağırlamaya/misafir etmeye müsait olanlar bu kuraya katılırlar. Saya yenecek yer kararlaştırıldıktan sonra , saya akşamı getirilecek yemekler için kura çekimi yapılır. Köye ait en güzel yemekleri, daha doğrusu saya akşamı getirilecek yemekleri grup kendi arasında kararlaştırır. Daha sonra bu yemekler kağıtlara yazılarak saya çekimi yapılır. Herkes bu kağıtlardan birer tane çeker ve şansına hangi yemek çıkmışsa, ona razı olur.

      Saya günü akşamı, akşam ezanıyla birlikte herkes hazırlattığı yemekle bir gün önceden kararlaştırılan yerde toplanmaya başlar. Sayaya kadın-erkek, büyük-küçük herkes ayrı ayrı gruplar halinde katılır. Saya için hazırlanan yemekler yenir. Verdiği nimetler için Allah’a şükredilir. Ardından da o yılın bereketli olması için dualar edilir. Geçmiş sayalar anlatılır. O günlerin güzelliğinden bahsedilir.

      Köyün gençleri, aralarından seçtikleri delikanlıların bazılarına kadın elbiseleri giydirerek genç kız; bazılarına pala bıyık takarak koruma, bir kişinin yüzü kömürle boyanarak arap oğlu, bir kişiye de yünden sakal yapılarak dede rolü verilir. Bu gençler hareketli oyunlar oynayarak, komik şeyler söyleyerek eğlendirmeye çalışırlar.

      Sayada köyün fakirleri de unutulmaz. Bir gün öncesinden toplanmış olan yağ, yumurta, bulgur gibi yiyecek malzemeleriyle birlikte; toplantı yerine getirilen yemeklerin fazlası da maniler eşliğinde köyün fakirlerine dağıtılır.

            Hey hayıya hayıya

            Saya geldi kapıya

            Biz boşuna gelmedik

            Gel de bir bak sayıya...

      Dağıtım tamamlandıktan sonra, dağıtım işi yapanlar, kıyafet değiştirenlerle birlikte bütün köyü dolaşarak saya manileri söylerler. Hz.Peygambere salavat getirirler. Köyü dolaşan bu grup toplanılan eve geldiğinde kapıda karşılanır; saçma sapan sorular sorulduktan sonra içeri alınır. Sorulan bu sorular, havadaki yıldız sayısı, köydeki birinin evlilik tarihi gibi sorulardır. Eğer dışarıdan gelen grup bu sorulara mantıklı cevaplar vermezse cezalandırılır.

      Sayanın sonlarına doğru yöresel oyunlar oynanır. Bu oyunlar ebehoş/kör ebe, kayış kızdı, yüzük, topaç gibi oyunlarla, seyirlik oyunlardır. Ayrıca sesi güzel olanlar yöreye ait türküler söylerler.

      Oynanan oyunlarla, söylenen türkülerle, edilen muhabbetlerle bir saya daha bitmiş olur.

3-Sivas Yöresinde ve Türk Dünyasında
Nevruz/Bahar Bayramı


                                                                                                                             Kutlu ÖZEN


     Türkler’in üç bin yıllık milli bir bayramı olan Bahar Bayramı’na geçmeden önce, halk takvimine bağlı mevsimlik toplu törenlerden bahsetmek istiyorum.

     Geçmişi tarih öncesine dayanan, çok büyük bir coğrafya içerisinde yaşamış olan Türk topluluklarında üç çeşit toplu tören görmekteyiz:

     a. Dini bayramlar

     b.Milli bayramlar

     c.Töresel bayramlar

     Dini ve milli bayramlar yüzyıllara göre değişen bayramlardır. İslamiyetten önce Şamanizm’e, Budizm’e ve Gagavuz Türkleri’nde olduğu gibi Hıristiyanlığa bağlı dini törenler ve bayramlar yapılırken İslamiyet’le birlikte Ramazan ve Kurban Bayramları kutlanmaya başlamıştır.

     Milli bayramlar da devletlere ve dönemlere göre değişir. Selçuklular ve Osmanlılar dönemindeki milli bayramlarla, Cumhuriyet dönemindeki bayramlar arasında en ufak bir bağlantı yoktur. Ulusal Eğemenlik Bayramı, Cumhuriyet Bayramı, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı, 30 Ağustos Zafer Bayramı, 1919-1923 yıllarına ait milli bir mücadelenin anılarını taşır. Her yıl coşku ile kutlanır.

     Töresel bayramlar böyle değildir. Binlerce yıllık bir geçmişin izlerini taşır. Devletler değişse de, toplumlar mensup oldukları bir dinden başka bir dine geçseler de töresel bayramlar devam eder. Sivas yöresinde kutlanan Saya Gezme, Kış Yarısı, Hızır Orucu, Kabayele Karşı Gitme, Sultan Nevruz, Hıdır-Ellez, Eğrilce, Sıçancık, Ekin Selavatlama, Koç Katımı... gibi mevsimlik toplu törenler eski Türk inançlarından, eski Türk bayramlarından kaynaklanmaktadır.

     Mevsimlik toplu törenler içinde en yaygın olanı bugün bütün Türk dünyasında kutlamakta olduğumuz Bahara Bayramı/Sultan Nevruz’dur. Nevruz, kelime itibariyle yeni gün demektir. Eski Türklerle İranlılar Nevruz’u yılbaşı kabul etmişlerdir.

     Bu gün, güneşin koç burcuna girdiği, yani gece ile gündüzün eşit olduğu Rumi 9 Mart’a raslamaktadır.

     On iki hayvanlı Türk takviminde 21 Mart yılbaşı olarak kabul edilmekte ve törenlerle kutlanmaktaydı. İranlılar da aynı şekilde 2l Mart’ı yılbaşı olarak kabul etmekte ve kendi geleneklerine göre kutlamaktaydı.

     On iki hayvanlı bu takvim Büyük Hun Devleti’nden itibaren bazı değişikliklerle uzun süre kullanılmıştır. Cengiz Han İmparatorluğu’nda da bu takvimin kullanıldığı bilinmektedir.

     Bir diğer Türk takvimi de büyük Selçuklu Sultanı Melikşah’ın emriyle hazırlatılmış olan Celali Takvimi’dir. 21 Mart l079’da güneşin koç burcuna girdiği günü(Nevruz) yılbaşı kabul etmiştir. Selçuklu Devleti’nin bir bakıma varisi olan Osmanlılar da Nevruz’u sayılı günlerden biri olarak kutlamışlardır. Osmanlılar’dan önce, Anadolu’nun hakimi olan Türkiye Selçukluları ve takiben Beylikler döneminde ve bilhassa Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan zamanında Nevruz, yılbaşı kabul edilmiş ve vergiler buna göre tanzim edilmiştir. Yakın zamanlara kadar Türkiye Cumhuriyeti’nin mali yılı Mart ayı idi.

     Nevruz, Türk tarihi bakımından, Türk’ün yeniden tarih sahnesine çıkışı, yeni bir yılın başlamasını ifade eden bir gündür. Türkler için “istiklalin kazanıldığı” yani Ergenekon’dan çıkarak eski ata yurtlarına yeniden sahip olduğumuz gündür. Bu yüzden bu güne “Ergenekon Bayramı” da denilmiştir.

     Yine Süryani Mihail de Türklerin bulundukları bölgenin dağlarla çevrili olduğunu, Ergenekon adı verilen bu bölgeden ilk defa M.Ö. 510 yılında çıktıklarını anlatmaktadır. Nitekim Türkler, sınırlı imkana sahip olan Ergenekon’dan geniş bir coğrafyaya; yani atalarının eski yurduna çıktıkları günü bayram olarak Doğu Türkistan’dan Anadolu, Balkanlar ve Kıbrıs’a kadar uzanan Türk coğrafyasında kutlamaktadırlar.

     Ayrıca bütün klasik kaynaklar Türklerin her yıl mayıs ayının 10.-20. günleri arasında ırmak kenarlarında şenlikler düzenlediklerini ve kurban kesip, saçı yaptıklarnı yazmaktadır.


     Tarihi bakımdan Hun, Göktürk, Uygur, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde Nevruz bir örfi/geleneksel bayram olarak bilinmiş, çeşitli eğlence ve merasimlerle kutlanmıştır. Bugün,Büyük Selçuklu Devleti’nin tarihi sınırları içinde bulunan Türkiye, İran, Afganistan, Pakistan, Türkmenistan, Tacikistan, Kırgızistan, Azerbeycan ve Kazakistan’da Nevruz Bayramı yöresel bazı farklar hariç aynı anlamda kutlanmaktadır.

     Bu yönüyle Türk dünyasında binlerce yıldan beri yaşamakta olan bu gelenek, Türk dünyasının kültür müştereği konumundadır.

     Zira Kuzey Kıbrıs’tan Balkanlar’a, Kırım’dan Tataristan, Başkurtistan, Çuvaşistan’a; Kafkasya’dan Sibirya’ya ve nihayet Çin zulmü altında olmasına rağmen Doğu Türkistan’a uzanan çizgide Nevruz, Ergenekon, Ulusun Günü, Bahara Kavuşma, Yeni Yıl ve hatta Anadolu’da Sultan Nevruz, Mart Dokuzu, Kara Çarşamba... gibi adlar altında ve bilhassa kırsal kesimlerde yaygın olarak bilinmekte ve uygulanmaktadır.

     Nevruz, pek çok Türk boyunun çok eski devirlerden beri kutladığı, başlangıçta dini nitelikli olmakla beraber zamanla bu özelliklerini kaybeden Bahara Erişme, Yılbaşı/Yenigün ve Ergenekon’dan Çıkış bayramıdır.

     Türk tarihinin büyük bir dönemi için ana kaynak konumunda bulunan Çin yıllıklarına göre, Göktürkler Ötügen’deki kutsal dağda yani Ergenekon’da her yıl merasim ve eğlenceler yaparlardı. Nevruz Bayramı’nda al, yeşil, sarı flama ve bu renkteki elbiseler, örs üzerinde demir dövme geleneği bu bayramın özellikleri arasında günümüze kadar gelmiştir. Yakın yıllarda bağımsızlığına kavuşan Türk Cumhuriyetleri bu üç rengi milli ilan etmişler ve bayraklarına almışlardır.

     Yakut/Saha Türkleri’nin bayrakları mavi zemin üzerinde yeşil, kırmızı, sarı renklerden ibaret bir şerit biçimindedir. Bağımsızlığına 1990’lı yıllarda kavuşan Türk Cumhuriyetlerinde ve diğer Türk topluluklarında hakim renk sarı, kırmızı ve yeşildir. Beyaz ve mavi renkler de bayrak zemininde kullanılmıştır.

     Türklerde Renkler ve Bunun Önemi:

     Türkler, tarihlerinin en eski zamanlarından başlayarak uzun zaman ana renk olarak kara(siyah), ak(beyaz), kızıl(kırmızı), yeşil ve sarı’ya ilgi göstermişler ve bu renklerden her birini dünyanın dört yönü ile ifade etmişlerdir.

     Merkez, sarı renkle ifade edilirken; yeşil, doğu’yu; beyaz, batıy’ı; kırmızı güney’i ve siyah, kuzey’i ifade ediyordu.

     Al(Kızıl-Kırmızı):

     Eski Türk inançlarında al, ateş tanrısını ve koruyucu ruhu ifade ediyordu. XI. Yüzyılda ise al sözü bayrak anlamında kullanılıyordu.. Uygurlar’da ve Moğollar’da Al Kaftan(Kırmızı Kaftan) ve Al Damga(Kırmızı Damga) hakanlık simgeleri olarak kullanılmıştır. Al kafta, güveye gerdekte giydirilen bir elbise haline gelmiş; gelinliğin simgesi al duvak olmuştur. Bugün Anadolu’daki geleneksel düğünlerde gelin-kızlara al kuşak bağlanmakta ve yüz örtüsü al ipekten olmaktadır.

     Al renkli ve ay-yıldızlı bayrağımız, Karahanlılar’dan ve Gazneliler’den beri devam eden bir geleneğin sonucudur. Savaşlarda al bayrak kullanılmıştır.

     Yeşil(Yaşıl):

     Eski Türkler’in ekonomik hayatına bozkır kültürü egemen olduğu için baharın gelmesi, otların yeşermesi, hayvanların yaylıma çıkması yeşil rengi ön plana çıkarmıştır. 21 Mart da M.Ö. 8 yüzyıldan itibaren Türkler tarafından yılbaşı ve bahar bayramı olarak kutlanılmaya başlanmıştır. Yeşil/ yaşıl, eski Türklerde canlı anlamında da kullanılmıştır.

     İslamiyet’le birlikte yeşil, Hz.Peygamber’in den dolayı kutsallığın ifadesi olmuştur. Çünkü, Hz.Peygamber’in üç sancağından birinin rengi yeşildi.

     Sarı:

     Türkler’de sarı renk, dünyanın merkezini ifade etmektedir. Şamanist Saha/Yakut Türklerinin bayraklarında sarı, Gök Tanrı’sını ifade etmektedir.

     Uygurlar, Harezmşahlar, Eyyubiler, Memlüklüler ve Osmanlılar hükümranlık simgesi olarak sarı’yı bayraklarında kullanmışlardır.

     Sarı, kırmızı ve yeşil ayrı ayrı kullanıldığı gibi birlikte de kullanılmıştır. Altaylar bölgesinde yapılan kazılarda M.S. 8. Yüzyıla ait hükümdar mezarlarında üç renkten oluşan kıyafetlere rastlanmıştır. Selçuklular döneminde bu üç renk sancaklarda kullanılmıştır. Orhan Gazi de bu geleneği sürdürmüştür.

     Düğünlerde, bayramlarda genç kızlarımızın ve gelinlerimizin giysilerinde yine al, yeşil, beyaz ve sarı renkler hakim olmuştur. Bu canlı renkler, halılarımızda, kilimlerimizde, çinilerimizde bolca kullanılmıştır. Bütün bu renkler, bereketin, temizliğin, Nevruz kutlamaları Selçuklu ve Osmanlı döneminde de devam etmiştir. Prof.Dr.Saim Sakaoğlu “Konya’da 1918 Yılı Ergenekon Bayramı” adlı makalesinde Erkenekon/Nevruz Bayaramı’nın Konya Alaeddin Tepesi’nde devlet töreniyle kutlandığını yazmaktadır.

     Ulu önder Atatürk, Cumhuriyetin ilanından önce milli bayram olarak Nevruz’u kabul etmiş. 21 Mart 1922 yılında Ankara’da yapılan törenlere bizzat katılmıştır.

     Günümüzde bütün Türk ülkelerinde değişik isimlerle kutlanılan Nevruz, yakındoğu ülkeleri dahil birçok ülkede kutlanmaktadır.

     Nevruz ile izah edilen; yani Nevruz günü meydana geldiğine inanılan olaylar arasında şunları görüyoruz: Dünya Nevruz günü yaratılmıştır. Hz.Adem’in çamuru Nevruz’da yoğrulmuştur. Hz.Adem ile Havva, Cennet’ten kovulduktan sonra Arafat Dağı’nda Nevruz günü buluşmuştur. Hz.Nuh, büyük tufandan sonra gemisinden inip, karaya Nevruz’da ayak basmıştır. Ayrıca Nevruz, Hz.Yusuf’un kuyuya atıldığı gün, Hz.Musa’nın Mısır’dan ayrıldığı gün, Yunus balığı tarafından yutulduktan sonra Hz.Yunus’un balık karnından çıktığı gün olarak rivayet edilmektedir.

     Nevruz, Alevi-Bektaşi Türk topluluğuna göre Hz.Ali’nin doğduğu gün, Hz.Ali’nin Hz.Fatma ile evlendiği gün, Hz.Ali’nin Hz.Muhammet tarafından halife ilan edildiği gün olarak kutlanmaktadır.

     Nevruz’un Fonksiyonları Şunlardır:

     1.Nevruz, insanlar arasında karşılıklı sevgi ve saygıyı pekiştirir

     2.İnsanlar arasındaki dargınlıkları unutturur , kardeşçe kucaklaşmayı sağlar

     3. Birlik ve beraberliğin, birlikte yaşama isteğinin güçlenmesini ve dayanışmayı sağlar.

     4. Nevruz, geleneklerin, göreneklerin, inançların sergilendiği bir geleneksel bayramdır. Bütün Türk dünyasının müşterek ve milli bayramıdır.

     5. Nevruz, bolluk ve bereketin simgesidir.

     6. Nevruz, takvim ihtiyacından doğmuş bir gündür.

     Nevruz bayramı, Anadolu’nun her yöresinde kutlandığı gibi Sivas yöresinde de yüzlerce yıldır kutlanmaktadır. 21 Mart, Sivas il merkezinde Padişah’ın atlarının çayıra çıktığı gün olarak bilinir ve Mart Dokuzu olarak kutlanır. Kadınlar beyaz elbiseler giyinirler, Süt, peynir, yoğurt, yumurta, ekmek gibi beyaz renkli yiyecekler yerler.

     Eski Türk inançlarının uzantısı olarak iki suyun birleştiği yere giderek suya taş atarlar; hastalıklarını ve başlarına gelecek kötülükleri suya bırakmış olurlar. Yine Nevruz’da nişanlı kıza hediyeler gönderilir. Sivas’a yakın Karaçayır bucağında gök gürlediği zaman, daha çok yaşlı kimseler sırtlarını toprağa yaslamak suretiyle ağrılarından, sızılarından kurtulacaklarına inanırlar. Mart Dokuzu’nda yere göğe destur/izin verilir...Toprak yeşerip canlanmaya başlar. Çobanlar, dağlardan nevruz toplayıp getirirler. Bunları yaşlı kimselere verip bahşiş alırlar. Onlar da “Allah’a şükürler olsun bu yıl da bahara kavuştuk.” derler.

     Sivas merkez Üçtepe köyünde genç kızlar kaynak, ırmak, kuyu, çeşme, göl...gibi yerlerden su toplayıp bir küpün içine doldururlar. Küpe yüzüklerini, küpelerini atarlar. Ertesi gün yanı 21 Mart günü küpün başına oturup mani söyleyerek yüzükleri çıkarırlar. Manideki her dörtlük o kızın bir yıllık yaşantısını belirler. Kızlar mani çekerken, delikanlılar ateşten atlarlar. Ulaş İlçesi Akkaya köyünde Mart Dokuzu çıkmadan çift sürülmez, hayvanlar dışarı bırakılmaz.

     Gemerek ilçesi Çepni bucağında küçük çocukları kır çiçeği toplayıp bunları iğde çalısına tuttururlar, ev ev dolaşıp un, bulgur, yağ, yumurta...toplarlar, bereket duası ederler. Topladıkları malzemelerle yemek yaptırıp topluca yerler.

     Kangal ilçesi Tekke köyünde Sultan Samut Yatırı; Aşık Veysel’in doğduğu Emlek yöresinde Selman Baba Yatırı, Zara Akdeğirmen köyünde Pir Gökçek Yatırı topluca ziyaret edilir. Kurbanlar kesilir, yemekler pişirilip, Türk milletinin dirlik düzenliği için dualar edilir.

     Ben zaman darlığı yüzünden birkaç örnek vermekle yetindim.

     Görüldüğü gibi ilkin xı. Yüzyılda, daha sonra büyük kitleler halinde 13. Yüzyılda Anadolu’ya gelen Oğuz/Türkmen boyları Ergenekon’dan çıkış günü olan bu bayramı Anadolu’ya getirmişler, Türk takviminden doğan bu bayramı büyük bir coşkuyla kutlamışlar ve zamanımıza kadar yaşatmışlardır.

     Türk dünyasının Nevruz bayramı kutlu olsun.

 
  Bugün 10 ziyaretçikişi burdaydı! Copyright : (C) A.KIYMAZ 2009  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
SİTEMİZE HOŞ GELDİNİZ